Girişimcilik

Akademik olarak uzun yıllardır hem ders verme hem de araştırma yapma anlamında ilgilendiğim “girişimcilik” üzerine bu köşedeki ilk yazımı yazıyorum. Girişimcilik, tek bir yazıyla anlatılabilecek bir alan olmadığı için, bu yazıyı bir yazı dizisinin ilk adımı olarak düşünmek daha doğru olur.

Bugün girişimciliğin öneminden bahsetmeyeceğim. Çünkü ekonomik olarak dışa bağımlılığımızın arttığı bu dönemde, girişimciliğin neden hayati olduğunu artık hepimiz yaşayarak görüyoruz. En temel tarım ürünü mercimekten, AR-GE gerektiren yüksek teknoloji ürünleri olan cep telefonlarına, MR cihazlarına veya yarı iletkenlere kadar pek çok ürünü kendi girişimcilerimizden değil, yurt dışından temin ediyoruz. Günlük hayatta elimizden düşürmediğimiz pek çok ürünün çoğu zaman yalnızca tüketicisi konumundayız. Oysa küresel krizler ve tedarik zincirlerindeki kırılmalar, üretmeyen ülkelerin ne kadar kırılgan olduğunu bize defalarca gösterdi. Bu tablo bize şunu açıkça söylüyor: Girişimci yetiştirmek zorundayız. Üstelik yalnızca ticaret yapan değil, yenilik ve yüksek teknoloji üretebilen girişimciler yetiştirmek zorundayız. Bunu bir hatırlatma olarak bir tarafa koyalım.

Bugün sizin dikkatinizi çekmek istediğim konu ise ülkemizde girişimciliğin nasıl yapıldığı. Ülkemizde girişimcilik faaliyetlerine yakından bakıldığında, sürecin çoğu zaman bilimsel yöntemlere dayalı olarak değil, “dene–gör” anlayışıyla yürütüldüğü görülüyor. Birçok girişim, sistematik bir pazar araştırması yapılmadan, iş modeli kurgulanmadan, iş planı yazılmadan ya da fizibilite analizi gerçekleştirilmeden hayata geçiriliyor. Sahada girişimcilere bu yola nasıl çıktıkları sorulduğunda, iş planı, iş modeli ya da fizibilite çalışmasından ziyade “bir ihtiyaç gördüm”, “denemek istedim” gibi yanıtlar öne çıkıyor. Bu yaklaşım, girişimciliği bir vizyon meselesinden çok bir şans meselesine dönüştürüyor. Oysa girişimcilik literatürü, başarılı girişimlerin büyük ölçüde sistematik analizlere dayandığını ortaya koyuyor. Pazar araştırması, iş modeli tasarımı ve fizibilite çalışmaları, yalnızca bürokratik birer formalite değil; girişimcinin belirsizlik ortamında rasyonel kararlar alabilmesini ve riskini azaltmasını sağlayan temel araçlar. Ancak ülkemizde bu araçların çoğu zaman ya hiç kullanılmadığı ya da ancak zorunlu olunduğunda devreye alındığı görülüyor. Bu da girişimcilik faaliyetlerinin sürdürülebilirlik ve ölçeklenebilirlik açısından kırılgan olmasına yol açıyor.

Bu noktada kritik soru şudur: Girişimci adayları bilimsel yöntemleri bilmedikleri için mi kullanmıyor, yoksa bildikleri hâlde mi tercih etmiyorlar? Birinci grupta, iş modeli oluşturma, iş planı yazma, pazar analizi yapma ya da fizibilite çalışması hazırlamanın önemini bilen; ancak zaman, maliyet ya da “zaten böyle yapılıyor” düşüncesiyle bilimsel yöntemleri tercih etmeyen girişimciler yer alıyor. İkinci grupta ise bu yöntemlerin varlığından haberdar olmayan ya da nasıl uygulanacağını bilmediği için süreci sezgisel biçimde yürüten girişimci adayları bulunuyor. Bu iki grubun ihtiyaçları da, çözüm yolları da birbirinden farklı. Bu ayrım, girişimcilik ekosisteminde tek tip destek ve eğitim politikalarının neden yetersiz kaldığını da açıkça ortaya koyuyor. Bilmeyen için bilgiye erişim ve eğitim gerekirken, bilen ama kullanmayan için teşvik, yönlendirme ve denetim mekanizmaları önem kazanıyor.

Girişimcilik yalnızca “başlamak” meselesi değildir; nasıl başlandığı ve nasıl ilerlediği en az cesaret kadar belirleyicidir. Bilimsel yöntemlerin dışarıda bırakıldığı bir girişimcilik anlayışıyla, yüksek teknoloji üreten bir ülke olmayı beklemek gerçekçi değildir. Bu yazı dizisinde, tam da bu noktadaki kırılmaları ve çözüm yollarını birlikte tartışmayı sürdüreceğiz.