Kariyer Başarısı Sadece İşte Ne Yaptığımızla İlgili Değildir

Seçimlerimiz, rutinlerimiz ve anlam duygumuz kariyerimizi nasıl şekillendirir?

Kariyer başarısını çoğu zaman yalnızca iş yerindeki performansımızla ölçüyoruz.
Ne kadar çalıştık, ne kadar ürettik, ne kadar kazandık, hangi unvanı aldık…

Ama nadiren şu soruyu soruyoruz:
“Gerçekten sadece bunlar mı hayatımızın kalitesini belirliyor?”

Oysa kariyer; yalnızca iş yerinde ya da masa başında geçen saatlerden ibaret değildir.
Uyanık olduğumuz, emek verdiğimiz, bedensel, zihinsel ve duygusal olarak var olduğumuz her anla şekillenen bir bütündür.

Finansal karşılığı olsun ya da olmasın, odaklandığımız ve anlam yüklediğimiz tüm uğraşlar kariyerimizin bir parçasıdır. Bu yönüyle kariyer; finansal yaşamımızı olduğu kadar, sosyal ilişkilerimizi, yaşam tarzımızı ve hayata bakışımızı doğrudan etkileyen faktörlerin merkezindedir. 

Hayat boyunca farklı roller üstleniriz.
Öğrenci oluruz, ebeveyn oluruz, yönetici oluruz…
Kimi zaman para kazandığımız, kimi zaman yalnızca emek verdiğimiz uğraşların içinde yer alırız.

Yaptığımız iş çoğu zaman yalnızca bir rol değil, aynı zamanda temel bir ihtiyaçtır.
Sabah gözümüzü açtığımızda bizi yataktan kaldıran şey yalnızca sorumluluklarımız değildir; yaptığımız işe ve sunduğumuz katkıya yüklediğimiz anlamdır.

Anlam duygusu olduğunda, güne başlamak bir zorunluluk olmaktan çıkar; bir niyete dönüşür.
Kendimizi ifade edebildiğimiz ve katkı sunduğumuz bir alan olduğunda, esenliğimizin de temeli atılır.

Bu nedenle kariyer, insanın esenliği ve yaşam doyumuyla doğrudan ilişkilidir.

Aslında kariyer yalnızca ne yaptığımızla değil, neden yaptığımızla ilgilidir.

Ve bu “neden”, günün ilk anlarında kendini gösterir.

Sabah gözümüzü açtığımızda yaptığımız ilk seçimde…
Alarmı ertelemek mi?
Güne aceleyle başlamak mı?
Yoksa birkaç nefes alıp güne bir niyet koymak mı?

Bu seçimler, hayatımızda bizi ayağa kaldıran bir anlam duygusunun olup olmadığıyla yakından ilişkilidir.
Nasıl uyandığımız, neyle beslendiğimiz, kendimizle nasıl konuştuğumuz, hayata hangi pencereden baktığımız… Bunların hangisi işteki halimizi etkilemez ki?

İş-yaşam dengesi de tam olarak burada başlar.
Bu gerçekten “işten sonra hayat” meselesi midir,
yoksa hayatın içinde işe ne kadar yer açtığımız meselesi mi?

İnsan tükenmişken verimli olabilir mi?
Özfarkındalığı olmadan üretebilir mi?
Ne istediğini bilmeden yönünü net çizebilir mi?

Kariyer, büyük hedeflerden çok; her gün tekrar eden küçük seçimlerle şekillenir.

Ne zaman uyuduğumuz, güne nasıl başladığımız, kendimize ne kadar alan açtığımız, “hayır” diyebilme becerimiz, nelere “evet” dediğimiz…

Küçük gibi görünen bu tercihler, zamanla hayatımızın yönünü belirler.

Pazar akşamları gelen o tanıdık sıkıntıyı düşünelim.
Sebepsiz gibi görünen ama çok tanıdık olan o ağırlığı…

Oysa sorun Pazartesi değildir.
Sorun iş de değildir.
Sorun, kişinin ne istediğini bilmemesi ve özfarkındalığını kaybetmesidir.

İnsan kendisiyle temasını kaybettiğinde hayat bir görev listesine dönüşür.
Kariyer bir unvana, zaman bir yarışa, günler ise birer “katlanma pratiğine”…

Bu noktada iki temel soru önem kazanır:
Ben kimim?
Ne istiyorum?

Çünkü “ne istiyorum?” sorusu; kariyerimizi, ilişkilerimizi, bedenimizle kurduğumuz bağı ve yaşam çevremizi doğrudan şekillendirir.
Bu soruya verdiğimiz yanıtlar, hayatımızı tesadüflerden bilinçli seçimlere taşır.

Hayatımızı bir günde değiştirmeyiz.
Ama her gün yaptığımız küçük şeylerle, yavaş yavaş inşa ederiz.

Bedensel olarak güne nasıl başladığımız, ilişkilerimizde hangi seçimleri yaptığımız, bizi neyin beslediği, nasıl nefes aldığımız, ne zaman hızlanıp ne zaman durabildiğimiz…
Bunların tamamı hayatımızın ritmidir.

Bu ritmi oluştururken en temel ihtiyaçlardan biri güvende olmaktır.

Çünkü insan ancak güvende hissettiğinde potansiyelini ortaya koyabilir; öğrenir, bağ kurar, üretir ve dönüşür.
Güvenin olmadığı yerde gelişim de esenlik de mümkün olmaz.

Bu nedenle wellbeing(esenlik) yalnızca “iyi hissetmek” değildir.
Wellbeing (esenlik), insanın kendisiyle, bedeniyle ve hayatıyla kurduğu ilişkinin kalitesidir.

Bu ilişki güçlendikçe; kariyer de, üretim de, katkı da kendiliğinden dönüşür.
Hayat bir mücadele olmaktan çıkar; akışa girer, ritmini bulur.

Ve soru artık şuna dönüşür:
“Nasıl daha başarılı olurum?” değil,
“Nasıl bir hayatın içinden başarı üretmek istiyorum?”

Çünkü kariyerimiz hayatımızdan ayrı bir şey değilse, hayatımız neyse kariyerimiz de odur.

Belki de en büyük kariyer hamlesi yeni bir iş değildir.
Yeni bir ritimdir.
Yeni bir bakıştır.
Ve kendimizle kurduğumuz yeni bir ilişkidir.